11 Eylül 2022 Pazar

Unutmanın En Kolay Yolu

 

Resim: Midjourney aracılığıyla.

Birini unutmak, onu atlatmak istediğimiz zaman ondan kaçmaya çalışıyoruz. Galiba düz mantık en doğrusu bu olarak geliyor. Onunla ilgili her şeyi yakıp yıkıyoruz. Onunla olduğumuz mekanlardan kaçıyoruz. Ona dair tüm kanıtları ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Sanırım onu ve onunla olanları bir suç gibi görüyoruz? Çünkü suçluluk, yanlış yapma gibi duygularla bu deneyimi birleştirirsek ondan kaçmak, onu geride bırakmak daha kolay olur diye düşünüyoruz? Yani bir yerde sorunu maymun beynimizle çözmeye çalışıyoruz. Yasak, cız, yaklaşma, kaç, kurtul, bastır.

Oysa birini gerçekten atlatabilmenin, tarihin çakıllı kuyusundan aşağı, Titanik’te derinlere batan Leonardo DiCaprio gibi bırakabilmenin yolu, limbik beynin savunma modundan kurtularak, duruma duygusal olarak teslim olmak. Olayı siyah beyaz, dost düşman kalıbı dışında, mutlaklık ihtiyacından vazgeçerek çelişkileriyle algılamak.

Yani;

Eski bir sevgiliyi, travmatik bir olayı, geçmişte kalmış güzel günleri, hatta toplumsal travma haline gelmiş meseleleri bırakabilmenin yolu, onu önce son bir kez sıkı sıkı kucaklamak. Biricikliğini, kendine özgü harikalığını ve/veya yıkıcılığını son bir kez hakkıyla görmek, buna şahitlik etmek.  Bir bütün olarak onu iliklerine kadar çekmek. Ama en önemlisi bunun bizde yarattığı her hissin de, öfke, özlem, acı, nefret, sevgi, çaresizlik- bir an için bizi çarpmasına müsaade etmek.

Sonra usulca, bu duygu şölenine doyunca, gerekçeler ne olursa olsun hayatta her şeyin olmadığını, her şeyin sürmediğini, işlerin bazen bize göre tam da olmaması gerektiği şekilde vuku bulduğu gerçeğini kabul etmek ve uğurlamak.

Kapanış konuşması Ajda Pekkan’ın “şimdi gel de gör beni, bambaşka biri” şarkısı tonunda seyrediyorsa orada kapatılan tek şey kalptir. Kapanış konuşması birini ölüme uğurlar gibi helallik, üzüntü ve deneyimlemiş olmanın doygunluğu ile gerçekleşiyorsa, eh orada hiçbir şey kapanmıyordur çünkü kapanış ihtiyacı artık yoktur. Sadece dönüşüm vardır. Varlık bir halden başka bir hale intikal ediyordur. Ve İntikal candır. 

31 Ağustos 2022 Çarşamba

Meditasyon Nedir? Penetre Edilmeye Gönüllü Olmak


Alan Watts bir konuşmasında meditasyonu, dış sesleri bir ve anlamsız duyana kadar kendini bırakmak olarak tarifliyor. Aslında bu tarif oldukça yerinde: meditatif hale girmenin sadece oturup mantra tekrarlamakla ya da uygun müzik ile ciddi bir konsantrasyonla olmadığı zaten bilinen bir şey. bir insan aylak aylak televizyon izlerken de birden beta frekansından alfa frekansına geçebilir. Ancak Watts'ın iddiasını biraz daha deşersek, önümüze harika bir meditasyon yolu, meditasyonun anlamı ve faydası seriliyor.

İnsan bilinci çoğu zaman penetrasyona kapalıdır: Ego kendini gün içinde "tam" tutabilmek için herhangi bir verinin, eylemin ya da duygunun alelade bünyeye girişine müsaade etmez; gelen hemen her şeyi bir yorumla, dirençle, anlam yüklemeyle, duygulanmayla kontrol altında tutmaya çalışır. Bazen aşırı kontrol haline geçen zihin, yoğun veri işleme sebebiyle yorulur, kendini sürekli bir mücadelede hisseder, savunma halini abartır ve böylece kendini korumak için ketlenmeye meyleder, yani eylemi kısıtlar ya da kapatır ve bazen bu yüzden işlevsizleşmeye başlarız.

Bilinçli olarak penetrasyona (penisin vajinaya girişini ifade eden terim olarak kullanıyorum) izin verebildiğimizde yani korunmaya değil de gelen veriye odaklanabildiğimizde, en süslü biçimde ifade edersek teslimiyet haline geçebildiğimizde;

1- dikkat kendilikten veriye (bu veri her ne olursa olsun: yapılacak bir iş, gerçekleştirilecek eylem ya da izlenecek bir film, okunacak bir kitap) kayar, bu da savunma ve dirençleri anlık da olsa gevşetir.

2- savunma ve dirençleri azaltabiliyor, veriyi kucaklayabiliyor olmak zihne hem cesaret, hem güç, hem de taze bilgi getireceği için onu daha sakin, kendinden emin ve canlı bir hale getirir.

3- bu iki maddeyi yerine getirebiliyor olmak, ilginçtir ama daha büyük meseleler için de rahatlamayı, odaklanmayı, deneyime açık olmayı, zihinsel olarak esnekliği, iyi hali ve güveni beraberinde getirir.

Bir film izlemek, Youtube'da kısa bir video, kitap okumak, temizlik yapmak, iş: Konu her ne ise, günde bir kez yapılan eyleme tamamen teslimiyet. O esnada başka şeyler düşünmemek, başka bir şeye bakmamak, uğraşılan şey neyse ona karşı kanaat ve duygu üretmemek, başka şansı olmayan bir köle gibi teslim olmak. Bütün hayattan, tüm planlardan, fikirlerden, duygu ve durumlardan, diyelim ki on beş dakikalık bir video için vazgeçmek ve o videodan gelecek her şeye kendini açmak. Yani penetre edilmeye teslim olmak. 

Hiç kolay değil, ilk seferlerde on saniyenin üzerine çıkmak dahi zorluyor ancak bir kes yapılabildiğinde, anlam yüklemeden harddisk gibi yüklenene izin verildiğinde, bir mucize gerçekleşiyor.


 

28 Ağustos 2022 Pazar

Y Kuşağı'nın Hazin Kayıtsızlığı


Artist: Saatchi Art

Biz, yani Y Kuşağı, çocukken toplumun en büyük korkusu, bir çocuğun on beş dakika için bile olsa hayatın merkezi haline gelmesiydi. Ciddiyim. İnsanlar ekonomik krizden, darbelerden, işsizlik ve toplumsal çatışmalardan çok, bir çocuk dikkat çekecek diye korkuyorlardı. En büyük düşmanları, bir çocuğun duygularıydı. 

Herkes, her şeyden çok buna karşı savunmadaydı. Toplum bir olmuştu -öyle kenetlenme bir daha gelmez- milletin tek derdi bir çocuğun arzusunu sönümlendirmekti ve bunun için gerekli tüm araçlar üstümüzde tatbik edildi: "bırak ağlasın, ağlar ağlar susar" diyerek görmezden gelme, "sadece dikkat çekmek için yapıyorsun, duygu sömürüsü yapıyorsun" diyerek küçümseme ve aşağılama, istek ve beklentilerle "dikkat çekmek için!" diyerek dalga geçme, "hayatta neler var biliyor musun?" diyerek çocuğu daha büyük dertlerin gölgesinde bırakma, sözlü ve fiziksel şiddet- velhasıl hissiz ve tepkisiz hale getirilene kadar hayvanlar gibi terbiye edildik biz. 

Tabi öncesinde bu gelmedi. Önce buna karşı histeri gelişti kuşakta. İlgi gelmedikçe artan ilgi açlığı, ancak aşırı tepkilerle elde edilebilen dikkatten dolayı uçlarda deneyimlenen duygular, gerçek sevgi bağları kuramama, içsel bir güvensizlik ve daimi şüphe, aşağılık kompleksi, hayatı bir sahnede oyun sergiliyormuş gibi yaşama zorlantısı, psikosomatik sorunlar, hastalık hastası olma vs vs. İlk yetişkin evresinde tüm bu tavırlar da ayıplanınca geldi bastırma. Toplum, bizi dönüştürdüğü şeyi de kabul etmedi yani. Çocuk duygusuna, özgürlüğüne, deneyimine yönelik düşmanlık bu sefer gençlik taşkınlığına ve dengesizliğine yöneldi. Resmen toplum bu kuşaktan biblo gibi bir köşede durmasını, sorumluluklarını almasını ama hiç ses çıkarmamasını istedi. 

Çünkü kendi kaygı ve duygularıyla başa çıkamayan insanlardı bunlar, kendi yaşadıkları travmatik deneyimleri, bastırmaları çözememişlerdi, dolayısıyla bunları çocuklarında görmek, onlarda evlatlarına karşı bir iğrenme duygusu geliştirdi. Biz büyüklerimiz bizden iğrenerek, daimi bir utanç içinde büyüdük. 

Sonuç? Bastırma. Onun sonucu? Hastalıklar, melankoli, kronik depresyon, halsizlik, karakter yapısı dışında zorlanımlı bir içedönüklük, bağ kuramama, ait hissedememe, arzusu ve duygularıyla bağını kaybetmiş, erken yaşta çökmüş, dünya yansa dönüp bakacak mecali olmayan bir yığın insan. Onun sonucu? Yokuş aşağı giden bir topluma karşı kayıtsızlık geliştiren kitleler ve bilhassa manen, ahlaken ve değerler açısından yıkılan bir ülke.

Bir çocuğa on dakika sarılmak,  bir onay, bir iltifat, bir anlayış ile gerçekten de ülke, hatta dünya kurtarılır. Bir çocuğa ayırılmayan her an ise, her şeyi yıkıma götürür. 

Şimdi ülke batarken neredeydiniz diyecekler? Hapsettiğiniz yerdeyiz: Laboratuvar fareleri gibi, köşemize sinmiş, sonunda koşullanmış ve koparılıp atıldığımız yerdeyiz. 

Gerçekten umursayamıyorum. Gerçekten ciddiye alamıyorum. Yaşamını yitiren büyük değerleri, yıkılıp giden toplumsal düzeni, olan bitenleri, kalben gerçekten umursayamıyorum. Umursanmadığım, asla elimden tutmamış ve beni hep öyle veya böyle olmakla itham ederek ezmiş bir kitleyi ve onların başına geleni, samimi bir kalple ele alamıyorum. Bunun için çok üzgünüm. Böyle olduğum, böyle olduğumuz için çok üzgünüm ama elimden gelen bir şey yok. Hiçbir şey, ben ağlarken, üzgün ve çaresiz hissederken, kalben yalnızken bana cetvelle vurulan, dalga geçilen, ihmal edildiğim, ezildiğim anları bana unutturmuyor. 

25 Ağustos 2022 Perşembe

Sapkınlık ve Şahitlik

Artist: Douglas Hale

İki kişilik ilişkiler sapkın eğilimlere açıktırlar çünkü iki kişiyle oylama yapılamaz. Oylamanın, doğru ve yanlış, haklı ve haksız için oylamanın yapılamadığı: “belki benim dediğim doğru belki senin” çıkarımında sıkışırlar. Oylama önemlidir çünkü akılla icra edilir. Eski Türkçede oy düşünmek demektir. Oylama, yani düşünme yoksa duygular vardır. Duygular varsa da kişilerin kendi gerçeklikleri, sanrıları, fantezileri devreye girer. Bu sebepten, her gözden gizli ikili ilişkiler sapkın eğilimlere açıktırlar.

Tacizciler hep “bu aramızda kalacak” derler. Sapkın ve/veya sanrısal yaşamları olanlar ikili ilişkilerini diğerlerinden, toplumdan gizlerler. Evliliklere, pazarlıklara, alışverişlere ezelden beri şahitlik istenmesi buradan gelir. Bir mevzu iki insanın fantezileri arasında gizli kaldığında, işlerin nereye varacağını kim bilebilir? İnsanlara zarar vermeyecek, ılık ve yüzeyde, sakince seyredecek personalar ve deneyimler için, şahit, bir üçüncü göz, diğerleri, yani üstben gereklidir.

Gerçek ve organik olmakla sorunları olanlar, daima onların kıyafetlerindeki sökükler, yüzlerinde akan makyajlar, kıçlarında çıkan çıbanlar gözükmesin diye, şahitlerden kaçarlar. O tek insanı ararlar. Hayatının tek aşkı, tek ustası, the insanını arayanlar ve onu herkesten saklayanlar, genelde iflah olmaz romantikler değil, birlikte aynı sanrıyı, diğer gözlerden uzak, dibine kadar yaşayacakları, hüsransız hayatı, fantezi alemini arzulayan sanrılı sancılılardır. Hüsrandan kaçanlar, yalancılardır. Riyakarlardır. Riyakârlar sapar.

Bize masallar vaad eden, bir elini omzumuza atıp diğeriyle ufukta olmayan bir sahneyi işaret ederek bize ninniler söyleyenler ile yaşayabileceklerimiz sadece sapan, tuhaflaşan, yapı ve amacını şaşıran psişik deneyimlerdir.

21 Ağustos 2022 Pazar

Yazan İnsanla Sadece Konuşan İnsan Arasındaki Karakteristik Farklar

 
                                                  Artist: https://bobbiblogger.wordpress.com/

Walter J. Ong’un Sözlü ve Yazılı Kültür kitabında sunduğu değerlendirmelere göre, konuşan ve yazan insanlar veya topluluklar arasında bariz birtakım farklar var. Sözlü kültüre mensup, yani konuşan insanlar aldıkları ve işledikleri veriyi sadece hafızalarında tutabildikleri, yazarak kaydetmedikleri için, 1- hatırlaması kolay olsun diye tekrar kalıplar kullanıyorlar. Yani kendilerini, hikayelerini, fikirlerini sürekli farklı insanlarla farklı zamanlarda tekrarlıyorlar. 2- Kalıplara yine hatırlamayı kolaylaştıracağı için duygu yüklemesini daha çok yapıyorlar. Bilirsiniz, bir anda ne kadar yoğun hisler yaşadıysak onu o kadar hatırlarız. Bu yüzden bu tekrar kalıplara sözlü insanlar ekstra duygu yüklemesi yapıyorlar.  3- Hayatlarına dair bu duygusu bol kalıpları sürekli tekrarlamaları onların kendi durumlarında değişiklik yapmalarını zorlaştırıyor çünkü kendilerine dair anlattıkları hikâye düzenlenebilir bir düz yazı olmaktan çıkıp dile pelesenk bir maniye, şiire dönüşüyor. Ve son olarak: 4- şeyler zihinlerinde bir yerde karışmaya başladığı için, içerideki her şeyi düzenleme adına bir diğeriyle konuşmaya ihtiyaç duyuyorlar. O duyguyu bilirsiniz, kafamız karışınca bir diğerine sesli olarak ifade ettiğimizde hem bize olayı gözden geçirme imkânı doğar hem de hikâyede bir boşluk varsa karşımızdaki bizi uyarabilir.
Yazılı kültürdeki yani yazan insanlar ise, zihinlerindeki soyutları iki boyuta, somuta aktardıkları için, sistemdeki açıkları görmeleri, onu düzeltmeleri, sorunları bir yerde kendi kendilerine çözebilmeleri mümkün oluyor ve libidoyu kâğıda boşaltabildikleri için, diğerleriyle paylaşımda daha ılık, daha ana başlıklar tadında kalabilmeleri kolaylaşıyor.

İşe böyle bakınca kendi kendine yeterlilikte, zihni yönetebilme becerisinde ve gerektiğinde yalnız kalabilmede yazmanın önemi ortaya çıkıyor. Yazan, aktaran, kaydeden insan, daha ilerlemeci olurken, sadece konuşan insan daha döngüde hareket ediyor. Birinden biri daha iyi demek istemiyorum, ama günümüzde sadece konuşan olmak hayatı zorlaştırıyor. Özellikle içinden geçtiğimiz süreçte yalnız da kalabilmek, dışarıdan etki almıyorken de meseleleri çözüme ulaştırabilmek, hayat felce uğradığında onu kendimizdeki klikleri değiştirerek rahatlatabilmek bu kadar önemliyken, sanıyorum ki yazmak gerekiyor. Böylece konu en basit ve rahat yazma yöntemi olan günlük tutmaya geliyor. Günlük tutmak, insanın kendisiyle iletişimini güçlendirdiği kadar, olayların akışını da inceleyebilme, kendine dışarıdan bakabilme ve içsel yoğunluğu hafifletebilme imkânı sağlıyor. Yani yazmak lazım. Kendiniz için, kendinize yaslanmak gerektiğinde, kendinizle bu yolu yürüyebilmek için yazın. Kendinizle tanışabilmek ve dost olabilmek için yazın.


17 Ağustos 2022 Çarşamba

Evet ve Hayır Arasında Beka Sorunu: Kendini ya da Diğerini Kaybetme Kaygısı

Artist: Ayham Jabr


Çoğumuz kendi bedenimizi, duygularımızı, sınır veya arzu uyarılarımızı dinlemeyi bilmiyoruz çünkü onları henüz çok küçükken bakımverenlerimize, bize sağlayacakları güvence için kurban verdik. 

Bu kurban verme onlarla da sınırlı kalmadı, büyüdükçe herkese, her şeye yayıldı. "Diğeri benden ne bekliyor ve eğer bunu vermezsem ne kaybedeceğim? Bana ne gözle bakacaklar?" işte yaşamımızı idame ettiren soru bu. Bu soru ki kişinin kendisini tamamen dışlıyor ve onu, sanki suymuş gibi girdiği her kabın şeklini almaya zorluyor. Bu zorlama ise içsel bir çatışmaya, çatışma ise kaygıya sebep oluyor. 

Bu soruyu kendimizden daha fazla önemsiyoruz çünkü diğerlerine ihtiyacımız var. Bilhassa küçükken, dışa bağımlılığımızın bu kadar çok olması, var oluşumuzun çoğunlukla diğerlerine bağlı oluşu bize, ben ve diğerleri arasında seçim yapmayı neredeyse anlamsız gösteriyor. "ben onlarsız bir hiçsem, kendimi seçmemin anlamı ne? Ben eşittir onlar, o zaman onlar ne derse o." 

Bu formül insanı her tip tacize, istismara, açık hale getirdiği kadar, kendi evetlerini ve hayırlarını, bilhassa da hayırlarını bastırmak kişinin hastalanmasına yol açabiliyor. 

Böylece egoyla yapılamayan hastalıkla yapılıyor. "Hayır yapmam"ın yerini, "çok isterdim ama yapamıyorum" alıyor. Bünye psikolojik ya da psikosomatik hastalıklarla, doğal akışta çekemediği sınırı bir şekilde çekiyor ama böylesi nevrotik bir sınırın da elbette başka ağır bedelleri oluyor. 

Sevgisini, saygısını, onayını, takdirini kazanmanın güç olduğu bakımverenlerle başlıyor bu süreç çünkü onlar da aynı dertten mustarip. Onlar da yetersizlik hissettikleri için bu kadar yükleniyorlar küçüklerine, sonra o küçükler büyüyünce onlar da aynı yolu tepiyor. 

İşlevsel bir hayır'ın koşulu ise kaybetmeyi becerebilmekten geçiyor. Hayır demek bize kaybettirir. Birilerini, bir şeyleri, somut ya da soyut, her hayır'da bir şeylerden oluruz ama kendimizi muhafaza etmiş oluruz. Kendimizi muhafaza edebilirsek, zamanı geldiğinde evet de demeye takatimiz kalır ancak hayır'sız her şeyi evetleme zorlanımı, bir yerden sonra bünyeyi aşırı tetikleyerek her şeyi tehlike olarak görmesine sebebiyet verebilir, bu da beraberinde istediğimizde de evet diyememeyi, fırsatları tepmeyi doğurabilir. 

Velhasıl bazı anlayışsızlıkların, aşırı beklentilerin, saygısızlıkların ve kayıpların yasını ne kadar iyi tutabilirsek, bunların da başımıza gelebileceğini ne kadar sağlam kabullenebilirsek o kadar sınırımızca hayır deriz. Hayırlar kayıp kadar alan ve potansiyel de yaratacağı için o zaman evet demelere de yer kalır. 

14 Ağustos 2022 Pazar

Anlamakla Anlayış Göstermek Arasındaki Fark

 

Artist: Behance.Net

Birini anlamakla ona anlayış göstermeyi feci surette birbirine karıştırıyoruz. Anlamak bir insanın neyi, neden, hangi şartlar altında, nasıl bir motivasyonla eylediğini gözlemlemek, araştırmak ve idrak etmek iken, anlayış göstermek bunun böyle olmuş olmasını hoş görmeye açık olmayı ifade eder. Yani bir örnekle açmak gerekirse bir insanın neden ve nasıl katil olduğunu, onu katil olmaya iten psikolojik, sosyolojik durumları, olayın başından sonuna seyrini ve işlerin nasıl bu noktaya geldiğini anlayabilirim ancak katile anlayış göstermeyebilirim.

Tabi, anlayış ile anlama eylemi arasında ayrım yapabilmek için belli oranda zihnin analiz mahallesine hâkim olmak, duygusal coğrafyasına gereken sınır çekebilmek, serinkanlılık ve elbette az veya çok tarafsızlık, özetle dirayet gerekir. Bu ögelere yeterli oranda sahip olunmadığında insan anladığı an anlayışa düşebilir. Yani birinin durumunu anladığımız an yumuşayıp bir anda kendimizi başını okşarken bulabiliriz. Böylece “kötü”ye anlayış göstereceği için kişi kendini “enayi” gibi hissedebilir. Bu sebeple çoğu insan anlayış göstermemek için anlamaya da komple sırtını döner. Anlayış gösterip enayi olmamak için anlamaya kendini kapatan insansa aptallaşır. Böyle bir insan her şeyi önyargıyla ve uzaktan yaftalayacağı için zihni o kadar ak/kara, kare/üçgen, iyi/kötü şeklinde çalışmaya başlar ki ahşap oyma oyuncaklarıyla oynayan bir bebek kadar az çalışmaya başlar kafası. Böyle insanların fikirleri olmaz. Onlar slogan atarlar. Motto sayıklarlar. Özetle enayi olmayayım derken, en kolay yönetilecek, kullanılacak enayiler olup çıkarlar.

Enayiliği göze alarak anlama uğraşına girişmek ise, ironik ama insanı enayilikten asıl koruyan şey olur. Karmaşık ve çelişik soyut sistemleri, eylemleri, olay ve girişimleri anlamaya meyledenler arada kişisel enayiliklere düşseler de aslında hayata dair en doğruya yakın ve işlevsel perspektifi, dahası fikri özgürlüğü onlar elde ederler. Kendisi anlamış insana seri üretim cevap satamazsınız. Ona kalıplar sökmez. O kolaylıkla kontrol edilemez. Anlayan koyun gibi güdülemez.

Bu yüzden anlayış riskini göze alarak anlamaya çalışmak, anı riske atarken günü kurtarır, anlayış riskini göze alamayan ise anı kurtarırken ne olduğunu anlamadığı için yönünü şaşırarak kendini batırır. 

Unutmanın En Kolay Yolu

  Resim: Midjourney aracılığıyla. Birini unutmak, onu atlatmak istediğimiz zaman ondan kaçmaya çalışıyoruz. Galiba düz mantık en doğrusu bu ...